20 Ocak 2012 Cuma

HAYAT İMLÂSI

I

Uçurumun kenarına gelirsin
Ense köküne vurur rüzgâr
Tarihin çığlıklarını duyarsın
Yarlar arasından
Yazmak istersin
Yazamazsın,
Yaşamak istersin
Beceremezsin…

Yazı,
Hayata dönüşür neden sonra
Noktalar, virgüller, soru işaretleri
Ünlemler koyarsın
Tepkilerinin yerine
Şaşırır, kızarır, susarsın
Kancaları arasında
Lime lime eder seni
Soru işaretleri
Parçalarını birleştirmeye
Noktalar koyarsın
Birden başlar gözyaşın
Dinmek bilmeden akmaya
Değişmek uğruna
Acı hıçkırıklarını
Bırakırsın arkanda
Yazı biter, üç noktayla…

II

Bir mavi çocuktur ardında kalan
Bilmezsin
Yadsımaya gerek yok
Şairsin
Hüzne banmıştır kader dividini
Kaçsan da değişmez
Yoluna kazınan yazı
Ağlasan
Rahmeti susturamazsın
Yaşamak kuruntusu
Nefes alır ensende
O İlah ki koymuştur
İki nokta üst üste
Açtığı parantezi istesen
Doldurmadan kapatamazsın
Suya yazsan ömrünün talihini
Dalgaları yarlardan gelen rüzgârla
Kaldıramazsın…

Seda Artuç
&
HıdırDüzkaya

8 Aralık 2011 Perşembe

SEN

Bir kasırga eser,
Kulaklarımda çınlarsın…
Başlar bir ölüm kalım savaşı,
Kulaklarımda çınlarsın

Bulutlar yürür üstüme,
Karanlıklarda kendime sığınırım.
Ağlarım usul usul,
Sen içimde çınlarsın…
Yıldırımları görürüm önce,
Işığınla dünyayı görürüm
Bembeyaz
Sonra…
Sesini duyarım yıldırımların,
Ruhumda salınır, çınlarsın…
Işığının hayali söner yavaşça,
Beni yalnızlığımla bırakırsın
Yağmur yağmaya başlar,
Ağlarım, sen çınlarsın…

Değdiğin her yerde,
Ölüm kalım savaşında,
Ruhumda,
Kulaklarımda,
Çınlarsın…

Hıdır Düzkaya
(07.12.2011)

7 Aralık 2011 Çarşamba

ALACA ÇOCUKLUK

Kaçarım kendimden bilir misin? Anlatsam dinler misin?
Ümit nedir? Yaşamak, her gün yeni bir ümide mi uyanmaktır?
Sabah kalkar, aynaya bakarım. Bir önceki günden ne değişmiştir veya ne kalmıştır geriye? Belki gözlerimdeki fer biraz sönmüştür, daha esrara bürünmüştür dünya…
Ya öbür gün? Bir ay sonra? Bir yıl?
Ne kadar devam edeceğimi içinizden geçirdiniz belki. Haksız da sayılmazsınız, sizlerin de sayacağı vakitleri söyleyen bir yazar kuruntusunu niye okuyasınız ki? Dönelim konumuza, eğer okuyan kaldıysa hâlâ.
Ve zaman akıp gider. Değişen sadece bakışlarınız ve umutlarınız değildir artık. Saçlarınız aklarla dolmuş, göz pınarlarınız ağlamaktan kurumuş, derdinizi dökecek bir sırdaşınızyanınızda kalmamış  ve susmuşsunuzdur…
Bu gerçekliğin ardına sığınarak, her gün yeni bir insana doğduğumuzu söylesem ayıp mı ederim?
Haksız sayılmazsınız, benim de kafam karıştı bu noktada.
Her gün yeni bir âleme mi açıyorum gözlerimi. Bu durumda her geçen gün yeni bir kimliğim var. Bazı günler bir caniyim, bazen bir hercai ama çoğu zaman herkes gibi…
Ama ben bir önceki günde olan benim diyorsunuz şimdi.
Evet, ben de dünün kalıntılarından doğarım. Yeni tercihler yaparım. Bazen güler, ama çoğu zaman ağlarım. Ve yaşarım, yaşamak zorunda olduğum ya da ölümü beklediğim için.
Korkmayın, dünüme de bakarım ara sıra. Güzel günlerime veya sadece öyle olduğunu düşündüğüm hayallerime. Yıllar önceki fotoğrafımı alırım ellerimin arasına, bir ölünün arkasından yakarır gibi ağlar ve severim onu usulca.
Aynanın karşısına geçerim.
Dolunayda gözlerinin ışıltısında kendimi görene kadar, korkardım geceleri yüzüme bakmaktan. Ama geçti artık, her şey gibi…
Dünümle bugünümü karşılaştırırım.  Ararım varlığımda o küçük çocuğu. Ararım… Ararım…
Hâlâ ararım, peki siz buldunuz mu?
Hiçbir zerresini bulamam varlığımda. Bir yabancı gibi oturturum fotoğrafımı koltuğun üzerinde, hatıralarını anlatmasını isterim. Anlatır, ben ağlarım…
Ve mum sönerken, ümitlerimi yarına bırakarak, doğacak kardeşime isim biçme savaşında yavaşça ölürüm…
Bana acır, belki ağlarsınız…

Hıdır Düzkaya

5 Ekim 2011 Çarşamba

BENİ SİZ ÖLDÜRDÜNÜZ

Beni, siz öldürdünüz… Konuşacağımdan korkarsanız endişe etmeyin tek bir kelime söylemeye gücüm yok. Hiçbir savcı suçlarınızı yüzlerinize okumayacak. Hâkimin önünde yalvaran gözlerle akıbetinizi beklemeyeceksiniz. Ama bu, gerçeği değiştirmez. Beni, siz öldürdünüz…
Şahit bulamam davamın haklılığına, gerçekleri söylesem hiç kimse inanmaz. Belki sevgi peşinden koşarken koparılan yapraklarının acısıyla bir papatya üzülür hâlime. Veya kış boyunca karlar altında saklanan ve baharın ilk ışıkları ile yeryüzüne “Merhaba…” diyen kardeleni koparan rüzgâr fısıldar suçumu. Sonbaharda açılan en son gülün dökülen kar taneleri ile boynunu bükerken, beyaz yorganın altından yalvarışıdır söyleyeceklerim.
Mutlusunuzdur…
Çünkü mutlu olmak için yaratılmışsınızdır. Bir arı gibi her çiçeğe koşturabileceğinize inanırsınız. Ardınız sıra erguvan, kasımpatı, zambak ve iğde kokularını bırakırsınız. Ve yıkılmış hayalleri ile temellerinden sarsılan sarı boyalı evi gözyaşlarına acımadan terk edersiniz.
Mutlusunuzdur…
Çevrenizde aileniz, sizi seven ve zamanın devinimi ile sürekli değişen eğlenceli arkadaşlarınız vardır. Hüzünle yaşamak anlamsızdır size göre. Çünkü hüznü hissedecek kadar hiçbir sevginizin arkasında durmamışsınızdır. Bu ağır bir itham oldu herhalde. Tamam, tamam susuyorum. Siz mutlusunuz…
Kimseye anlatmam hüznümü, anlatarak mutlu anlarınızı zehirlemek istemem…
Bir gelincik gibiydim, keşke ömrümü özgürce yaşamama izin verseydiniz. Ama buna göz yumamayacak kadar bencilsiniz, doymak bilmeyen iştahınızla özgürlüğün ve yalnızlığın saflığını da çaldınız…
Tebrik ederim, siz mutlu yaşamayı hak ediyorsunuz!
Eski sarı bir evin yıkık duvarları arasında, sararmış saman yaprakların hapsinde boynumu bükerek ölüyorum. Kanım kitabın kapağından sızıyor ve geriye hikâyemi bırakıyor.
"Beni, siz öldürdünüz…”

Hıdır Düzkaya

3 Ekim 2011 Pazartesi

TAŞLARIN HİKÂYESİ

Rüzgârlar arasında savrulan, toprağın metrelerce altında saklanan birer taş parçasıydık.
Aylar öncesinde sabahın ilk ışıkları ile yalnızlığımızı paylaşacak bir madenci ustasının sesini duyduk. Elinde bizi incitecek aletler yoktu. Efsunlu sesinin büyüsüne kapıldık. Bizi yanına çağırıyordu.  Usulca küfesindeki yerlerimizi aldık. Zamanla birbirimizin sıcaklığını hissetmeye başladık. Birbirimize isimlerimizi fısıldıyorduk…
Necef, firuze, kehribar, la’l, ay, kan, mercan…
Ve madenci ustasının küfesinden taş ustasının masasına döküldük. O usta, bir çöl gecesinde gökten indirdiği yıldızların ışığında birer birer kıymetimizi ölçüyordu. Dilinden çıkarak varlığımıza değen her bir ses aşkın ateşine dönüşerek yıllardır içerisinde saklandığımız kabukları parçalıyordu. Sukutu ise bir fırtınaydı, üzerimizdeki değersiz tozları karanlıklara savuran…
Ve sıra sarrafın eline emanet edilmekteydi…
Bir nizam içinde tezgâhın üzerine dizildik. Kırılmaktan, parçalanmaktan, kendimizi tanıyamamaktan korkuyorduk. Bir cerrah titizliğiyle yaklaştı bize. Merceğin arkasına saklanan gözlerindeki sevgiyi, bize dokunduğunda hissedebildik. Sarrafın elleri arasındaki kuyumcu aletleriyle, güzelliğimize gölge düşüren çirkinliklerimiz yok ediliyordu. Aynada, değişen benliğimizi izlerken güzelliğimizin her an daha da sarhoşu oluyorduk.
Ve bugün…
Bir bütün hâline getirdiğimiz varlığımızı hayran gönüllere sunarken bu üç büyük ustanın önünde saygıyla eğiliyoruz…
Hıdır Düzkaya
Not: Kardeş Kalemler Dergisi Eylül sayısında okuyucusu ile buluşan bu yazı, Avrasya Yazarlar Birliği'nin Yazarlık Atölyesi'nin verdiği ilhamla yazılmıştır...

2 Ekim 2011 Pazar

AĞLARSIN BİLSEN

Ruhumun dehlizlerinde dolaşıyorum. Üzerine düzinelerce kilit vurduğum bir kapının önünde duruyorum.  Diğer duygularımı bastıran bir ses duyuyorum. Beni ben yapan belki bu sestir, kulak kabartıyorum. “Hangi maskenle geldin.” diyerek sesleniyor. Dizlerimin üzerine çökerek düşünmeye başlıyorum.
Geçici maskelerimden kurtulmak çabasıyla her hâlimde beni yalnız bırakmayan duygularımı arıyorum. Sevinci, aşkı, gülmeyi, ağlamayı, arzularımı bir kenara bırakıyorum. Geriye sadece hüznüm kalıyor. Neden hüzün?
Yalnızlığım mı hüzünü çağırıyor? Yoksa hüznüm mü yalnızlığa doğru koşmama neden oluyor? Arzularımın köleliğinde neden yaşayamıyorum? Neden mutluluk değil? Veya mutluluk ne? İçeriden gelen sesi anlayabiliyorum yine. “Kaçma!” diye haykırıyor. Göz pınarlarımdan yanaklarıma sıcacık gözyaşlarım dökülüyor. “Kaçmayacağım...” diye fısıldıyorum.
Akan her damla gözyaşımın ışığıyla anlamaya başlıyorum. Farklı kişiliklerimin anlamlandığı anlarda, onların peşinden yaptıklarım, yaşadıklarım. Ve her hareketim diğer kişiliklerimin isyanıyla karşılaşıyor. Hiç birini tam olarak mutlu edemiyorum. Mutluluğu bir yana bıraksam huzuru arasam…
Ruhumda huzura izin vermeyecek kadar büyük savaşlar yaşıyorum. Ve birden yine onun sesini duyuyorum, “Kaçamazsın benden...” sesi, duvarlara indirdiği yumruklara karışıyor. Ellerime bakıyorum, kanıyorlar...
Her duygum ruhumun bir parçasında kendine yer buluyor. Diğer parçalarım savaşmaya başlıyor bu duyguyla. Dalga geçiyorlar, gülüyorlar, kahkahalar içerisinde hâlime acıyorlar.  Tüm varlığımla hiçbir duygumu hissedemediğimi keşfediyorum. Ve bu yalanlar arasında beni terk etmeyen tek duygum, hüzün. Hüzün keşfetmeye çalışıyorum.
Yaşadıklarımın üzerime bıraktığı tortu mu? Saçlarıma düşen aklar mı? Ellerimin her gün biraz daha titremesi mi? Boğazıma düğümlenen gerçek yaşamın ağırlığı mı?
Tüm duygularım siliniyor. Şizofren kişiliğimin her yansımasının hissedebildiği hüznümle baş başa kalıyorum. Sadece onu hissedebiliyorum eksiksizce.
Önünde durduğum kapının kilitleri birer birer yere düşüyor. Kapı, usulca aralanıyor. Korkuyorum içeriye bakmaktan. Yanı başıma kadar sokuluyor. Onun da elleri kan içinde. Çaresizce gözlerimi kaldırıyorum. Ölümüm karşımda duruyor. Belim bükülmüş, yüzüm kırışıklarla dolmuş, son ümit kırıntılarını da kaybetmişim, varlığımdan geriye sade bir hüzün kalmış. Ve O anda titreyen seslerimizle birlikte aynı nakaratı söylüyoruz:
“Hangi maskenle geldin? Kaçma! Kaçamazsın benden...“

Hıdır Düzkaya

Not: Cemal Safi’nin aynı ismi taşıyan şiirinin “Bir kadeh mey için meyhanelerde, Ağlarsın düştüğüm hâlleri bilsen” beyitinin ruhumdaki emanetidir. 

29 Eylül 2011 Perşembe

HACER ELMACI "SATILIĞA ÇIKAN DÜŞLER"

Sana dair sözlerim yok artık...
Klbimin kilidini kırıp, sonra kaçına uzaklar, tüm kelimelerim saçıldı ortalığa...
Öyle pervasızca döndü ki dilim, sandım nu kranlıkta ışıksız kalan sadece benim...
“Kanadı kırık güvercinin göklere salınması gibi bir şey” diye öğrenmiştim aşkı...
Bu yüzden belki susmaya korkak ve konuşmaya korkusuz, acemi bir asker cesaretiyle atladım sözcüklerin ortasına...
İçimden ne geçiyorsa söyledim.
Susmamalıydım.
Susarsam eğer kendi etrafıma ördüğüm duvarları asla aşamazdım.
Öyle toy bir yüreğim vardı ki...
Yorulmak, durup dinlenmek bilmeden seslendim sana...
Seni anlatan ne çok kelime vardı seslenirken anladım.
Ve... Sen beni anlamadın!
***
Sana dair sözlerim yok artık...
Kifayetsiz kaldı sözcükler aşkı anlatmaya...
Sen ve ben biz olmadan daha, anlamları kaybettirdin bana...
Beni anlamadığını anladığımdan bu yana tüm kelimelerim saklandı dört bir tarafa...
Beni anlamanı da beklemiyorum üstelik!..
Yüreğimi kelimelerimle yarıp, düşlerimi avuçlarıma aldım. Cebinde çeyrek düşü bile olmayan insanlara hediye ediyorum tek tek... Bir sana rastlayamadım.
Oysa düşlerimi kaybetmekten çok korkardım ben...
Deniz rengini kaybedince suları çekilir...
İnsan düşlerini yitirince ölür sanırdım.
Şimdi ölmek için belki, düşlerimi satılığa çıkardım.
***
Sana dair sözlerim yok artık...
Bir kşamüstü hüznünde vazgeçtim sana seslenmekten...
Rüzgârın üflediği kasya kokusuyla uyandım başımda sen, ortasında sen, sonunda sen diye biten düşümden...
Demirden bakışların yüreğime batan kelepçeleri hatırlatınca bana...
Oyuncaksız çocuklar gibi iç çekip ağlamaya başladığımda senin solgun renkli sözlerin gök kuşağına çevirmeye yetmedi dünyamı...
Gözlerimle ilgili tek düş bile satamadım sana...
Sevdamı ve ulaşılmazlığını omzuna yüklenip yollara revan olma vakti geldi.
Ant olsun!
Seni uğurlamak için bile düşmeyeceğim ardına...
***
Sana dair sözlerim yok artık...
Tek düşüm kaldı kaybetmekten korkup gerçekleşmesini istediğim...
Gülümseyerek ölmektir şimdi beklediğim...
Sesime aşina kulaklarına sessizlik çökütğünde, gururunu minder yapıp üzerine otursan da ve dağla dolusu haykırsan da bana...
Bil ki...
Avucumda kalan son düşü Azrail’e hibe edip...
Sen kokan...
Ve hep sen rengine bürünen bu dünyadan kelimelerimle birlikte kaybolmuş olacağım.

Hacer Elmacı, “Yusuf Yüzlü Yürekler”, Nesil Yayınları, İstanbul, 2004, s. 31-34.