Campenalla’nın “Güneş Ülkesi”ndeki ütopyanın heyulasının bilincinde; sürüye karşı insanın varlık isyanı, tarihin vazgeçilmez arzusunun bir terennümüdür. Nietzsche’nin üstün insan hayali kendini Zerdüşt namıyla biçimlendirirken, sıradan insanın beşbin yıllık bilinen tarihi marazi karşı koyuşundan kaçamıyordu. Düşüncenin sınırlarında her ferdin dogmalardan kaçarak bilginin ışığı ile aradığı hür düşünce, sürülerin baskısında karanlıklarda yolunu kaybetmektedir.
Varlığımızı tanımladığımız günden bu yana çevremize ördüğümüz duvarlar ve tabulardan kaçma cesaretini gösteremeyen sözde insan, bu duvarları süsleyen hayallerin cazibesine meylederek kayıtsız ve şartsız gösterdiği imanıyla cehaletin aidiyetine mahkûm olmaktadır. Düşünce ufuklarında yıkılamayan her tabu varlığın mahkûmiyetine yol açmakta, ebedi hasret diyarında varlığımızı silikleştirmeye yaramaktadır. İnsanlık ufkunun en büyük aracı olan düşünce, kendine söyleneni tekrarlayan bir oyuncak halini almakta; bu eksende insanlık tarihi can çekişen sürülere karşı aydının mücadelesi defaatle ortaya koymaktadır.
Oysa antik Yunan’da başlayarak coğrafyalarda gezinen varlık felsefesi kendisini bazen Socrates’de, Platon’da, Gazali’de; bazen de Hallac-ı Mansur veya Goethe’de var etme çabası içerisinde olmuş ama toplumcu yaklaşıma yenilmekten (!) kurtulamamıştır. Son yüzyılların ve liberalizmin ürünü olarak ortaya çıkan maddeci insan tipi kendisini ferdiyetçi olarak tanımlasa da, insanlığın ferdileşirken geçirdiği toplumsal evrimle tektipleşmesi sürünün varlığının daha belirgin bir şekilde hissedilmesini sağlamıştır.
Sürünün karşısında durma cesaretini gösterenler, Galile veya Hallac gibi, delilik ile velilik arasında tuhaf bir yaratığa dönüştürülmüş, isyan bayrağı altında toplananlara meczuplar gözüyle bakılma gafleti artan bir hızla toplumların değişmez kanunu haline gelmiştir.
0 yorum:
Yorum Gönder