6 Aralık 2010 Pazartesi

GARİB

Engin, acı acı çalan kapı ziline uyandı. Gözkapaklarını güçlükle aralayınca gördü ki ortalık zift gibi karanlıktı.
“Bu da kim?” dedi içinden.
Başını yastığa koysa, anında gözleri kapanır, daha saatlerce uyuyabilirdi. Zil yeniden ve yine uzun uzun çalınca fırladı, kalktı. Daire kapısına doğru duvarlara çarparak, eşiklere takılarak, tökezleyerek, sendeleyerek uykulu, öfkeli adımlarla yürüdü, ışık yakmak aklına gelmedi. Beynine çivi gibi batan zil sesinin tekrarlanmasına fırsat vermeden kapıya ulaşmak istiyordu.
Ulaştı ve şaşırdı.
Karşısında orta boylu, temiz yüzlü, kısa beyaz sakallı, daha önce hiç görmediği, yaşlıca bir adam duruyordu. Adam biraz tedirgin görünüyordu. Dudaklarında belirli belirsiz bir gülümseme vardı. Alaycı bir gülümseme gibi geldi Engin’e. Bu saatte (Gerçi saatin kaç olduğunu da bilmiyordu ama) böyle kapı çalınmazdı ki…
Şaşkınlığı tamamen öfkeye dönüştü.
“Sen de kimsin? Ne istiyorsun?” diye adamı azarladı.
Adam, sakindi.
Yaşlı Adam; dağınık görüntüsüyle komedi filmlerinin oyuncularını çağrıştıran ve küçük oğlundan daha genç gösteren Engin’in azarından hiç alınmadı.
“Evladım, karınız!” dedi.
“Ne olmuş karıma?”
“Asansörde kalmış.”
“Ne?”
“Karınız asansörde kalmış.”
Engin, öfkeden çıldıracak gibi oldu.   
Kimdi, ne diyordu bu adam?
Karısını nereden tanıyordu?
“Benimle kafa bulma amca!” diye çıkıştı.
“Estağfurullah evladım! O nasıl söz? Karınız asansörde kalmış, size söylememi rica etti, ben de söyledim. O kadar…”    
Adam, ciddi konuşuyordu. Şakacı birine ya da bir deliye benzer yanı yoktu.
İyi ama gece yarısına doğru “Aşk-ı Memnu” dizisinden sonra birlikte yatağa gitmemişler miydi? Her gece olduğu gibi yine ışıkları karısı söndürmemiş miydi? Hatta karısı ondan önce uykuya dalmamış mıydı? Şu an yataklarında dünyadan habersiz, huzur içinde uyumuyor muydu? Ne demekti “Karınız asansörde…”   
Bu arada merdivenlerin ışığı söndü, tekrar yandı. Uykusu iyice açılan Engin, daire girişinin ışığını da yaktı. Yaşlı ve belki de aklından zoru olan adamı, kapısından kovabilmek için emin olmalıydı. İçeriye koştuğu an pişmanlık duydu. Demek hayatta ilk kez gördüğü bir adamın sözüyle karısından kuşkulanmıştı ha... Bu, utanç verici bir kuşkuydu. Yatak odasının kapısına kadar gelmişken içeriye girmedi. “Yürü işine be amca!” deyip kapıyı kapatmak üzere geri döndü. Adam gitmişti. Ayak seslerini dinledi. Adam, hızla aşağı iniyordu. “Komşulardan birinin akli dengesi yerinde olmayan babası, amcası, dayısı olabilir” diye geçirdi içinden. Sinirleri de hayli yatışmıştı. Kapıyı kapattı, ışığı söndürdü, döndü. Dönerken rüyada olup olmadığını test etti. Kesinlikle rüyada değildi. 
Yatak odasına girip ışığı yakmadan yattı. Yatağın karısından tarafı boştu. Evet boştu. Dört yıldır aynı yastığa baş koyduğu sevgili karısı Meltem yatakta yoktu.
Fırladı, ışığı yaktı.
Yatağı, odanın her yanını gözden geçirdi, Meltem’i göremedi.
Mutfağa, banyoya, tuvalete baktı, yok…
Salona diğer odalara baktı, yok…
Evin bütün ışıklarını yaktı, her yerine tekrar tekrar baktı, yok…
Demek ki meçhul adamın söylediği doğruydu. Karısı asansörde kalmış kurtarılmayı bekliyordu. Bir kadın gece kocası uykudayken nereye giderdi?
Büyük bir hayal kırıklığıyla ayakkabılarını giydi, çıktı. Bir sürprizle karşı karşıya olduğu kesindi. Bu sürprizin hoşa gidecek, tatlı bir sürpriz olmayacağı da kesindi.  
Sekizinci katta oturuyorlardı. İlk olarak kendi katının asansör kapısını hafifçe tıklatarak:
“Meltem!” diye seslendi.
Karşılık alamayınca yedinci kata indi. Sonra altı, beş, dört… Dördüncü katta Meltem ağlamaklı, suçlu bir sesle karşılık verdi.
“Buradayım…”
“Ne işin var orada?”
“…”
Bu saatte burada olmasının verdiği korku ve endişe duyguları içinde adeta dili tutulmuştu Meltem’in. Bu anın ne kadar uzun sürdüğünün farkında değilken, asansör kapısının önünde duran kocasının tekrarlanan sorusunu duydu.
“Ne işin var orada?”
“Engin çok korkuyorum, lütfen buradan kurtar beni. Çıkınca anlatırım.” diyebildi ancak.
Engin gecenin zifiri karanlığının gönlüne çöktüğünü hissetti. Komşularının bu sesleri duyarak dışarı çıkmasından endişelenerek, bir çözüm yolu aramaya başladı. Aklına lise yıllarının yaz tatilinde yanında çırak olarak çalıştığı çilingirin bu durumlar karşısında yaptıkları geldi. Ve Meltem’e seslenerek.
“Biraz bekle, asansör kapısını açacak birkaç alet bulayım!” diyerek, aklına yürüyen bütün kötü düşünceleri bir kenara bıraktı. Sinirli adımlarla kapısını aceleyle açık bıraktığı evlerine doğru yöneldi. Dilinde hep aynı kelimeler istemsiz olarak kulaklarına çarpıyordu.
“Gecenin bu saatinde ne işin var dışarıda Meltem!”
Evlerinin kileri olarak kullandıkları küçük odaya girdiğinde, yaktığı lambanın ışığı gönlünü aydınlatmaktan çok uzaktı. Puslu gözlerinin seçtiği birkaç tornavida, anahtar ve bir çekiç alarak, lambayı kapatmayı aklına bile getirmeyerek odadan çıktı. İçinde uyanan kıskançlık ve sinirle indiği katlar, yerin dibine doğru götürüyordu sanki O’nu. Dördüncü kata indiğinde aldığı derin nefes, cehennem ateşinden bir an kurtulan faninin tasvirini yansıtıyordu. Dilinden sadece birkaç kelime döküldü, bulunduğu duruma isyan eder gibi.
“Geldim, kapının önünden arkaya doğru çekil.”
Gençlik yıllarından arta kalan maharetiyle, eski model asansör kapısını bir süre uğraştan sonra açmayı başardı.
Karşısında duran görüntü şaşkınlığını bir kat daha arttırdı. Meltem uykuya daldığında üzerinde olan kıyafetiyle ve ellerinin arasında her üşüdüğünde üzerine aldığı sarı hırkasına sarılmış bir kedi yavrusuyla karşısında duruyordu. Sorular binlercesini arkasında davet ederek diline kadar gelirken, “Ya Sabr…” diyerek asansörden çıkan Meltem’le birlikte evlerinin bulunduğu kata önlü arkalı çıkmaya başladılar. Yâd ellerin diline düşmemek özeniyle atıyorlardı adımlarını. Ruhuna nakşedilen zehrin etkisiyle dili kuruyor, üzerine her an dökülen kıskançlık ateşiyle kavruluyordu. Evlerinin kapısından içeri girer girmez dilinin ucuna gelen soruları sıralamaya başladı.
“Gecenin bu saatinde ne işin var dışarıda?”
“Bu kıyafetinin anlamı ne?”
“Elinde tuttuğun bu hayvanla ne arıyorsun?”
Soruların ezdiği ruhu acıyla ve açıklama arzusuyla doluydu Meltem’in. Kelimeler güneşin batışıyla ortaya çıkan yıldızların çokluğuna imrenerek dökülmeye başladı dudaklarından.
“Engin lütfen dinle beni. Senden önce kendimi kollarına bıraktığım uykuyu gecenin bilinmez saatinde bir arabanın firen sesi böldü. Uyku ile uyanıklık arasında sanki yanı başımda durmuştu araç. Bir an rüyada duyduğumu sandım sesi. Ama sonra içimdeki merak duygusuna hâkim olamayarak, seni rahatsız etmemek için usulca çıktım yataktan. İçimde beliren felaketin korkusu her an artarken, pencerenin önüne doğru hareket eden sessiz adımlarımla yaklaştım. Gördüğüm manzara hissettiklerimi tasvir ediyordu. Apartmanın önündeki ara yolda arkasında bir fren izi bırakan araç, yavaşça karanlığa doğru ilerliyordu. Arkasında ise bir gölge gibi beliren, sokağın köşesindeki aydınlatma direğinin yardımıyla zorla görünen bir öksüz bırakmıştı. Seni uyandırmak içimden geçerken, uyumadan önce ne kadar yorgun olduğun ve uykunu almadan uyandırıldığında istemsiz olarak ortaya çıkan sinirli halin gözlerimin önünden geçti. Dünyanın yalnızlığı içinde tüm acılara yalnız başına karşı durmaya çalışan bu kedi yavrusunu bende mi görmezden gelmeliydim? O anda Peygamber (S.A.V.) Efendimizin kucağında uyuyan kediyi uyandırmamak için kestiği hırkası, üzerime doğru üşüşen kötülüklere karşı bir siper gibi gerildi gönlümün üstüne. Ve üzerime hırkamı alarak bir elimde evin anahtarı asansör ile aşağıya indim. Apartman kapısından dışarıya çıktığımda ayakları üzerinde kalkmaya çalıştıkça, sendeleyerek tekrar yuvarlanan bu kedi yavrusu karşımdaydı. O’nu bu halde bırakan insan bozuntularının haline acıyarak ve onlar için de af dileyerek üzerimden çıkardığım hırkama sardım bu garibi. Ve tekrar asansöre binerek yukarıya doğru çıkarken, elektriklerin birden bire kesilip geri gelmesi esnasında asansörde kaldım.”
Engin duyduklarına inanamıyordu. İçerisinde beliren kızgınlık ve kıskançlık duyguları yerini merhamete bırakmış, kedinin gözlerindeki yalvaran bakışları Meltem’in nemlenen gözlerindeki asaletle birleşmişti. Bu halini Meltem’in saf sesinden çıkan soru bozdu.
“Canım sen nasıl uyanıp geldin? Komşuları rahatsız etmemek için asansörün tekrar çalışmasını endişe içinde beklerken, sesin bir kurtarıcı gibi çınladı kulaklarımda.”
Yankılanan zilin çalması ile başlayan ve gerçek olmaktan ziyade, korku ve asaletin serüvenini taşıyarak hayale meyleden yaşadıkları gözlerinin önünden geçti Engin’in. Ve Meltem’e başından geçenleri bir çırpıda anlattı. İkisi de hala Meltem’in elinde sıcak hırkanın içinden yeni yuvasına meraklı kahverengi bakışlarla bakan, siyah ve beyaz tüyler içindeki melekleri andıran güzelliğe bakarak aynı kelamı dillendirdiler.
“Bu garip dünyada her garibe yetişen bir Hızır vardır…”

Not: Hikayenin en önemli kısmı olan başlangıcını kaleme alan saygıdeğer hocam Osman Çeviksoy’a saygılarımla…

1 yorum:

Zuhal AYANOĞLU dedi ki...

Başta değerli yorumunuzu da katarak böylesine etkileyici ve manidar bir hikayeyi bizlerle paylaştığınız için teşekkür ediyorum.
Hikaye diyaloglarda güveni ve muamelede merhameti konu alması bakımından önem arzediyor. Merhamet ve doğruluk ekseninde yapılan bütün muamelelerde Rabbimiz farklı suretlerde ama tek bir manada zuhur eden yardımcılar gönderiyor. Dolayısıyla ihlas ile yapmayı arzuladığımız her iyilik karşısında önümüze çıkan engeller olsa da samimiyetimizden ödün vermeksizin Rabbimize teslimiyet, yapılması arzu edilen iyiliği neticeye ulaştıracaktır.