Bayram namazından çıkanların bazıları evlerine, bazılarıysa kabristana doğru konuşarak yürüyorlardı. Ramazan ayını ifa etmenin huzuru, birkaç aydır köyde açılan her sohbete eşlik eden hüzünle birlikte anılıyordu. Her kişi kendi akranı ile dertleşiyor, nesillerin oluşturduğu bu safların en arkasındaki Yakup Dayı ise adımlarını gözlerinden dökülemeyen her damla yaşın emaneti olan pusla atıyordu. Her biri bayram için temizlenerek süslenmiş, üzerinden alacalı dumanların çıktığı köy evlerinin yanından geçiyordu. Evinin önüne yaklaştığında yaşaran gözlerini sildi usulca. Yirmi beş yıllık eşi Hatice Hanım’ın bu hâli görmesini istemiyordu. Oysa o da bilirdi ki hanımı gözlerinin içine baktığında her ne haldeyse mutlaka anlardı. Son zamanlarda yaptıkları gibi, sözler manasız kalınca sadece birbirlerine bakarlardı. Eline aldığı kapı tokmağını âdeti olduğu üzere bir kere bıraktı kapının üzerine. Eşinin merdivenlerden inerken çıkardığı ayak seslerini duyuyordu. Gençliğinde bir nefeste indiği merdivenleri, şimdi incitmemek ister gibi yavaşça iniyordu.
Kapı açıldı.
Aylardır hep ağladıklarından ikisinin de gözleri kıpkırmızıydı. Birbirlerinin gözlerine doğrudan bakamıyorlardı. İlk konuşan evin beyi oldu. “Hanım kabristana…” diyebildi ancak. Benliğine yerleşen acı diline aksediyor, daha fazlasını söylemeye kudreti yetmiyordu. Dün komşuları Kasım Emminin verdiği gül fidanını almak için avlunun köşesine doğru yürüdü. Yürümedi sanki koştu. Ağladı ağlayacak… Hatice Hanım’ın hali ise eşinden daha kötüydü. Üzerine kara çarşafını aldı ve birlikte dışarıya çıktılar. Yakup Dayı birkaç adım önde yürüyordu. Akıllarından aynı düşüncelerin geçtiğinden habersizdiler. İşte bir kış daha bitmiş doğa yeni bir bahara kavuşmuştu. Ayrıca içinde bin aydan daha hayırlı bir gecenin bulunduğu sayılı günler sona ermiş insanlar bayrama kavuşmuştu. Fakirin zenginle de cem olduğu bayramdı bugün. Birkaç ay öncesine kadar özlemle bekledikleri bu günün, ömürlerinde tadabilecekleri en büyük acının tekrar hatırlanmasına sebep olacağını nereden bilirlerdi.
Yolun nasıl tükendiğini bilemediler. Kabrin başına gelmişlerdi. Hatice Ana, kanadı kırılmış bir kuş gibi bıraktı kendini kabrin üstüne. Avucuna aldığı toprağı öpüyor, kokluyordu. Toprağa düşen her damla gözyaşı kabrin üzerinde yeşerecek yeni hayata can verecekti. Yakup Dayı, eşi gibi kendini bırakmak istemiyor, direniyordu. Fakat nafile… Önce elindeki gül fidanı ve kürek düştü, sonra bedeni düştü taze kabir toprağının üstüne. Gönül dağından süzülen firkat pınarları bir çağlayana dönüştü. Hâlbuki ağlamayacaktı, avuçlarını açıp yüce Yaratana bildiği duaları okuyacaktı. Yapamamış, birden boşalıvermişti. Onun bu halini gören kabristandaki köylüler yanlarına geldiler. Kollarına girip Yakup Dayıyı kaldırdılar, sakinleştirdiler. Sonra da dudaklarından dökülen dualara eşlik ettiler. Ancak yanında bulunan hanımların çabalarına rağmen Hatice Ana sakinleşemiyor, iki ay önce teröre kurban verdiği biricik yavrusuna sesleniyordu. “Neredesin kınalı kuzum?” diyordu. Seslenişi, bazen anlam yüklenemeyen uğunmalara, bazen insanın yüreğine bir hançer gibi saplanan ağıtlara dönüşüyordu.
“Kuzum, kınalı kuzum, seni vuran eller kurusun!” diyordu. “Ah… Kara toprak beni de al koynuna. Öpüp koklamaya kıyamadığım yavrumu aldın beni de al! Murat’ım! Yavrum! Murat almadan toprağa düşen yiğidim…”
Kimsede gözyaşını tutacak kudret kalmamıştı. Gözlerden süzülen damlalar, pınarlara dönüşüp yürüyordu şehit Murat’ın görünmez sarayına doğru…
Kasım Emmi’nin bir ay sonra askere gidecek oğlu, ibadet ciddiyetiyle Murat Ağasının başucuna gülü dikmiş, elinde kürekle dimdik duruyordu.
“Murat Abi, beni de al yanına! Anamın kucağına varır gibi varmazsam namerdim…”
.
(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 26 Ocak 2011)
0 yorum:
Yorum Gönder