11 Şubat 2011 Cuma

RILKE "ZAMANI PARÇALAYAN ADAM"

Ne yapacakları kestirilemez olan komşular kadar, çok düzenli olan komşularım da olmuştu. Oturup birinci grupta yer alanların yasasını çözmeye çalıştım; çünkü onların da bir yasası olduğu ortadaydı. Ve dakik olanlar bir akşam gelmediler mi, başlarına nelerin gelmiş olabileceğini düşünür, ışığımı açık bırakır ve bir genç kadın gibi korkarım. Nefret etmekte olan komşularım ve şiddetli bir aşk yumağına dolanmış komşularım vardı; ya da gece yarıları onlarda, bu iki duygunun birinden ötekine geçişler gördüm, o zamanda uyumayı aklınızdan çıkarmanız gerekirdi tabii. Böylece hem uykunun öyle sanıldığı kadar yaygın olmadığını da incelemek mümkün oluyordu. Örneğin iki Petersburg’lu komşu, onlar uykuyu pek önemsemezdi. Biri ayakta durup keman çalardı ve ben onun, hayal gibi ağustos gecelerinde keman çalarken, ışıkları kesilmeyen uykusuz evlere baktığına eminim. Sağımda bulunan öbür komşumun yatakta yattığını gerçi biliyordum; benim zamanımda artık hiç ayağa kalkmıyordu. Hatta gözlerini bile kapamıştı; ama uyuduğu söylenemezdi. Uzanmış, şiir okumaları istendiğinde çocukların çıkardığı bir ses tonuyla, kendi kendine Puşkin ve Nekrasov’dan uzun şiirler okuyordu. Ve solumdaki komşumdan gelen müziğe rağmen, kafamın içinde koza ören şu şiirleri okuyandı ve Tanrı bilir, zaman zaman onu ziyarete gelen üniversite öğrencisi günün birinde kapıyı şaşırmamış olsaydı bu kozadan nasıl bir şey çıkacaktı? Bu öğrenci bana o tanıdığının hikâyesini anlatınca, bunun insanı bir yere kadar yatıştırabilecek cinsten bir hikâye olduğu ortaya çıktı. İçimdeki sayısız şüphe kurdunu yok eden açık seçik, dolambaçsız bir hikâyeydi bu.
Bitişikteki şu küçük memurun, bir pazar günü, aklına garip bir meseleyi çözmek gelmişti. Epey uzun bir süre yaşayacağını tahmin ediyordu, diyelim elli yıl. Kendisine karşı gösterdiği bu cömertlik onu pek keyiflendirmişti. Ama şimdi daha üste çıkmak istiyordu. Bu yıların bozdurulup günlere, saatlere, dakikalara, evet, hatta yeteri kadar sabırlı olunursa, saniyelere bile bölünebileceğini düşündü ve hesap kitap yapıp durdu; sonunda, daha önce hiç görmediği bir rakamla karşılaştı. Başı dönmüştü. Biraz dinlenmesi gerekti. Vakit nakittir dendiğini her zaman duymuştu; böyle yığın yığın zaman sahip bir insana, nasıl olup da nöbetçi koymadıklarına şaşıyordu. Onu soymaları işten bile değildi. Ama sonra o adeta taşkın keyfi yeniden yerine geldi, biraz daha yapılı ve oturaklı görünmek için kürkünü giydi ve bu efsanemsi sermayenin tümünü şöyle diyerek kendine bağışladı:
“Nikolay Kuzmiç” diyordu keyifle ve aynı zamanda da kürksüz, zayıf ve muhtaç biri olarak at kılından yapılmış bir sedirde oturduğunu hayal ediyordu. “Nikolay Kuzmiç” diyordu, “umarım bu servetinizden dolayı kendinizi kandırmaya kalkışmazsınız. O kadar da önemli değildir bu, saygıyı kesinlikle hak eden bir sürü fakir insan var; hatta sokaklarda dolaşıp bir şeyler satan fakirleşmiş asilzadeler ve general kızları var.” Ve bu iyiliksever insan, şehirde bilinen bir sürü örnek daha sıralayıp durdu.
Diğer Nikolay Kuzmiç at kılından yapılmış sedirde oturanı, armağanlar almış olanı, henüz coşmuş görünmüyordu, mantıklı olacağı var sayılabilirdi. Gerçekten de bu durum mütevazı yaşam biçiminde hiçbir şeyi değiştirmemişti; şimdi pazar günlerini hesaplarını düzeltmekle geçiyordu. Ama daha birkaç hafta geçmeden çok fazla harcama yaptığını fark etti. Kısacağım masrafları, diye düşündü. Daha erken kalkmaya başladı, daha üstünkörü yıkanıyor, çayını ayakta içiyor, ofisine koşarak gidiyor, oraya erkenden varıyordu. Her yerde biraz zaman tasarrufu yapıyordu. Ama Pazar günü geldiğinde bu birikimlerinden hiçbir şey kalmıyordu geriye. O zaman aldatılmış olduğunu anladı. Bozdurmamalıydım, diyordu kendi kendine. Bir yıl ne kadar dayanırdı ki. Ama bu nankör bozukluklar farkına varılmadan uçup gidiyor işte. Ve berbat bir öğle sonrası, sedir köşesinde oturmuş, kendisinden zamanını geri isteyeceğini, kürklü adamı bekliyordu. Kapıyı kilitleyecek ve istediğini sökülmedikçe de gitmesine izin vermeyecekti. “Banknotlar halinde,” diyecekti, “onar yıllık olsa da olur.” Dört onluk, bir beşlik, üstü de onda kaslındı, lanet olsun. Evet, üstünü sırf sorun çıkmaması için ona bağışlamaya razıydı. At kılı sedir üstünde, sinirleri gergin oturuyor, bekliyor, ama adam gelmiyordu. Ve o, daha birkaç hafta önce kendi kendisinin oturduğu kolayca görmüş olan o Nikolay Kuzmiç, şimdi gerçekten oturduğu için, kerem sahibi ve kürklü öteki Nikolay Kuzmiç’i hayal edemiyordu. Kim bilir ona ne olmuştu, büyük olasılıkla çevirdiği dolaplar ortaya çıkmış, şimdi bir yerlerde bir deliğe tıkılmıştı. Mutlaka kendisi dışında da birilerini felakete sürüklemiş olmalıydı. Böyle kibar hırsızlar, hep büyük işler çevirirlerdi.
En azında şu elde avuçta kalan saniyelerini bütünletebileceği bir tür zaman bankası gibi bir devlet kurumunun olması gerektiğini düşündü. Ne de olsa sahte değildi ya bu saniyeler. Daha önce böyle bir kurumun varlığını duymamıştı hiç, ama telefon rehberinde mutlaka ona benzer bir şey olacaktı, Z harfi altında olabilirdi, ama belki de buna “Vakit Bankası” deniyordu ve V harfine de bakılabilirdi. Her ihtimale karşı Ç harfi de unutulmamalıydı çünkü bu bir çarlık enstitüsü de olabilirdi; önemine de uygundu bu.
Daha sonraları Nikolay Kuzmiç söz konusu pazar akşamında, gayet anlaşılır nedenlerle sıkıntılı olmasına rağmen, içki içmediğini söylüyordu. Sonrasında olacaklar olurken, ki bunun için bir şey olup bitti denebilirse tabii, tamamen ayıktı. Belki köşesinde biraz kestirmişti, gayet olası bir şey. Bu hafif uyku ona ilkin epey bir ferahlık vermişti. Rakamlarla boğuşup duruyorum, diyordu kendi kendine. Oysa rakamlardan anladığım yok. Ama onlara anlam yüklenmemesi gerektiği gayet açık; ne de onlar bunlar sadece düzeni sağlamak için devlet tarafından getirilmiş bir uygulama. Zaten kimsenin kağıt üzerindekiler dışında rakam gördüğü yoktu. Bir toplulukta, örneğin bir yedi ya da yirmi beşe rastlanması imkânsızdır. Olamaz ki. Ve bir de, sırf dalgınlık yüzünden şu yanlışlık olmuştu: vakit ve nakit para, sanki ayırt edilmesi çok zormuş gibi. Nikolay Kuzmiç az daha gülecekti. İnsanın kendi kendine yaptığı hileyi far etmesi iyi bir şeydi, özellikle de zamanında, işte bu önemliydi, zamanında. Şimdi iş başka türlü olacaktı. Zaman, evet, işte bu sıkıntılı bir meseleydi. Ama sadece onu mu ilgilendiriyordu, ama başkalarında da, kendisinde fark ettiği gibi, bilmeseler de, saniye saniye uçup gitmiyor muydu?
Nikolay Kuzmiç aslında başkalarının da zarar görmüş olmasına sevinmekten alamıyordu kendisini: Tam, zaman varsa gitsin, diye düşünüyordu ki, birden garip bir şey oldu. Yüzünde ani bir şey esiyordu, bunun kulaklarının yanından geçtiğini hissetti ve ellerinde duydu. Gözlerini ardına kadar açtı. Pencere sımsıkı kapalıydı. Ve ardına kadar açtığı gözlerle karanlık odada otururken, işte, hissettiği şeyin, geçip giden gerçek zaman olduğunu anladı. Bu ılık, birbirinden farksız, hızlı mı hızlı saniyecikleri tüm ayrıntılarıyla duyumsayabiliyordu. Kim bilir daha neler peşindeydiler? Bunun tam da onun başına geliyor olması… O ki, her esintiyi hakaret gibi algılıyordu. Şimdi böyle oturacaktı ve hep böyle, ömür boyu böyle geçip gidecekti. Kapacağı bütün nevraljileri şimdiden görebiliyordu, öfkesinden deliye dönmüştü. Ayağa fırladı, sürprizlerin sonu henüz gelmemişti. Ayaklarının altında da bir çeşit hareketlenme vardı, sadece bir tane de değil, birçok, tuhaf, birbiri içinde yalpalayan hareketler. Dehşetinden kaskatı kesildi: Bu, dünya olabilir miydi? Kuşkusuz, dünyaydı bu. İşte hareket ediyordu. Okulda bundan söz edilmişti, konunun pek üzerinde durulmamıştı ve sonraları da bilmezlikten gelmişti; bu konuda konuşmak yakışık almazdı. Ama şimdi, artık hassaslaşınca bunu da hissetmeye başlamıştı. Diğerleri de hissediyor muydu? Belki, ama belli etmiyorlardı. Herhalde bundan rahatsız olmuyorlardı şu denizciler. Nikolay Kuzmiç, ama tam da bu noktada biraz hassastı, tramvaya binmekten bile kaçınıyordu. Odasında güvertedeki gibi sallanıyor ve sağa sola tutunmak zorunda kalıyordu. Şanssızlık bu ya, bir de aklına dünya ekseninin eğriliğiyle ilgili bir şey gelmişti. Yok, bütün bu hareketlere dayanamıyordu. Berbat hissediyordu kendini. Böyle durumlarda, yatmak, kımıldamamak gerektiğini vaktiyle bir yerde okumuştu. Ve o gün bugündür yatıyor Nikolay Kuzmiç.
Yatıyordu ve gözleri kapalıydı. Ve zaman zaman, daha katlanılır, daha az hareketli günler olurdu denebilir. İşte ondan sonra şu şiir hadisesi gelmişti aklına. İnanılmayacak kadar çok faydası olmuştu. Böyle bir şiir yavaş yavaş, kafiyesi uygun bir şekilde vurgulanarak okunduğu zaman, gözle görülebilen, kendi içinde uyumlu, adeta sağlam bir şey ortaya çıkıyordu. Bütün bu şiirleri biliyor olması ne büyük şanstı. Ama eskiden beri özellikle de edebiyata ilgi duyuyordu. Kendisini uzun zamandır tanıyan üniversite öğrencisi, hastanın kendi halinden şikâyetçi olmadığını söylüyordu. Ancak zamanla, bu üniversiteli gibi ayakta dolaşanlara ve toprağın sallantısına katlanabilenlere karşı kalbinde abartılı bir hayranlık doğmuştu.
.
Rainer Maria Rilke, "Malte Laurids Brigge’nin Notları", Türkçesi: Genç Osman Yavaş, Bordo Siyah Yayınları, 2006, İstanbul, s. 190-196

0 yorum: