Bir ümit deryasında binlerce yılın özlemiyle Güneş ve Ay birbirlerinin simasını görmek için hasretle dönüyor ve kâinatın ilk günü başlayan aşkın ardındaki ayrılığın acısını yaşıyorlar. Yeryüzünün son insanları ise uzayın her parçasının birleşmesine şahit olacak ve güneşle ayın vuslatını ağlayan gözlerle izleyecekler.
Bu amansız aşk yolcularının feryatları “deniz dibinin devleri”ni uyandırıyor. Akşamın kızıllığında ateşin düşerek yaktığı suda göz kapakları açılıyor. Göz kapaklarına dolan kandan kurtulmak için yüzüne çarptığı dalgalar, kursağındaki taneleri yavrusuna çırpınarak taşıyan bir güvercine dönüşerek sahile çarpıyor. Sabahın ilk ışıkları ile gökyüzü aydınlanıyor ve deniz dibinin devleri temizlenmiş yüzleriyle yine uykuya dalıyor.
Her yeni günde yeni bir kum tanesi dalgalar eşliğinde kendisini sahile bırakıyor. Bu amansız mücadelenin sonucunda huzuru bulduğunu düşünüyor. Ama çok geçmeden denizin karanlığında habersiz olduğu güneşin kavurucu ışığıyla tanışıyor. Çevresindeki binlerce kum tanesinin yaşadıklarını o tane de yaşıyor ve varlığı erimeye başlıyor, benzerleriyle birleşerek cama dönüşüyor. Artık karşısına çıkan her nesnenin görüntüsünü kırmadan yansıtabiliyor. Ve zaman geçiyor, saflığı ruhunda barındırarak masum bir çocuğun gözlerinin içinde yerini alıyor.
Her an kırılmadan yansıyan görüntüler, efsunlaşarak gözlerimizi büyülüyor. Merakımıza yenik düşüyoruz. Sırların peşinden koşmaya başlıyoruz. Her duyduğumuz ses, her okuduğumuz kelime, dilimizden dökülen her söz gözlerimizin saydamlığından geçiyor. Her birinin ahengine kanarak sırlarını anladığımızı zannediyoruz.
Oysa her kelam sırrın önüne çekilen bir perde değil mi?
Zamanla marazi bir hastalık sarıyor varlığımızı, nesneyi bilme iddiasını taşıyoruz. Oysa, heybemize koyduğumuz boncuklar ardımız sıra dökülüyor. Geriye heybemizde taşıdığımız sade bir yanılsama kalıyor, her an duymaktan delice zevk aldığımız.
Gözlerimizin önündeki cam buğulanıyor ve artık saf bakamıyoruz. Kaf dağının ardında akan suyun temizliği, Tuna’dan akarken kirleniyor. Göz bebeklerimizi kuşatan camın arkasına karanlık, sırdan duvarlar örüyoruz.
Gözlerimiz birer aynaya dönüşüyor.
Aynanın çaresizliğinde görüntülerimiz iki boyuta indirgeniyor. Sağda olan her nesne sola kaçıyor, soldakiler ise ters istikamette yerlerini alıyor. Aynaların acizliğinde ruhumuzu kimse göremiyor ve tanınmaz bir hâle geliyoruz.
Arılığımız bulanıklaşıyor… Sevincimiz hüzne dönüşüyor… Gülücükler yerini geceler boyu süren hıçkırıklara terk ediyor. Gözlerimizi perdeleyen aynanın arkasına bakmaktan korkuyoruz.
Ve hayalin sonsuz yansımasında, aynalar âleminde kayboluyoruz.
(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Deneme Atölyesi, Ankara: 13 Nisan 2011)
0 yorum:
Yorum Gönder