16 Mayıs 2011 Pazartesi

SUYU YAKAN ATEŞ

Yunus’un yanından fırtına gibi geçen kızın kızıl saçları ardı sıra bir dalga gibi süzülüyordu. Bu, Hızır Dayı’nın ilk göz ağrısı Mercan’dı. Onlar, birkaç ay arayla dünyaya gelmişler, okula aynı yıl başlamışlardı. İkisinin de babasının birer büyük balıkçı teknesi vardı. Tüm yıllarını ya balığa hazırlıkla ya da deniz üzerinde nasiplerini arayarak geçirirlerdi. Bu düşünceler içerisinde, her adımıyla kendisinden biraz daha uzaklaşmaya başlayan Mercan’a doğru kaçamak bakışlarla baktı. Akıp giden ateş dalgasının bıraktığı yalnızlıkta gençliğin ilk kıvılcımı Yunus’un gönlüne düşmüştü.
Mercan’dı O, denizin hediye ettiği nadide güzellik…
İlk kıvılcımdan sonra ona bakmaya, onunla konuşmaya korkar olmuştu. Her gün gördüğü bu güzelliği bunca zaman nasıl fark edememişti? Boyu serviyi andırırken, teni bir incinin beyazlığındaydı. Çevresindeki herkesten farklıydı. Gözleri köylerinin arkasında bir set gibi uzanan ağaçların yapraklarındaki yeşilin her tonundan sırlar taşıyordu. Bazen badem yeşiline, bazen geceleri korku ve merakla baktığı karanlıklara dönüşüyordu. Narin parmakları ile taradığı kızıl saçları ise Yunus’u yakıp kavuran bir ateşti…
Aynı yıl başladıkları okulun ilk yıllarında konuştuğu Mercan’dan artık köşe bucak kaçar olmuştu. Bir taraftan bu hâlini ona belli etmemeye çalışırken, çaresizlikle yine ona tutunuyordu. Gitmekten sıkıldığı okul için artık erken saatte kalkıyor, hazırlanıp onun yolunu uzaktan gözlüyor ve ardı sıra okula gidiyordu. Okuldan çıktıklarında ise arkadaşlarına her seferinde yeni bir mazeret bularak Mercan’a evine kadar eşlik ediyordu.
Alışılmış hâle gelen bu yolcululukları bir gün bozuldu. Köyün gençlerinden birkaçı önlerinden geçen Mercan’a şakayla karışık da olsa laf atmış, bunu gören Yunus’un siniri tepesine çıkmıştı. Gençler kendisinden birkaç yaş büyük olmasına rağmen onların karşılarına dikilmiş, “Rahat bırakın O’nu!” diyerek haykırmıştı. Gençler ilk önce ne olduğunu anlamamış ama ağız dalaşı ile başlayan kavga yerini yumruklara bırakmış ve Yunus’un yediği dayakla son bulmuştu. Uzaktan bu hâli izleyen Mercan, Yunus’un yanına gitmek istemiş, buna ancak gençlerin oradan ayrılması ile cesaret edebilmişti.
Mercan, az önce gençlerin kalktıkları yere çöken Yunus’un yanına oturdu. Ona bir şeyler söylemesi gerekiyordu. “Neden yaptın? Ne gerek vardı?” demeliydi belki de. Ama bakışlarını kendisinden kaçıran Yunus’u gördükçe kelimeler boğazında düğümleniyordu. Birden Yunus’un üst dudağından akan kanı fark etti. Cebinden çıkardığı mendilini ona uzattı.
Yunus, mendili Mercan’ın elinden mahcup bir tavırla aldı. Ellerinin arasındaki kırmızı gergef işlemeli bu mendil ömründe aldığı en güzel hediyeydi. Mavi gözlerini mendilin her ayrıntısının üzerinde gezdirdi. Mendilin çevresi Mercan’ın saçlarının rengindeydi ve sağ alt köşesinde özenle işlenmiş bir “M” harfi vardı. Dikkatli bakışlarla kendisini izleyen Mercan’a bakmaktan utanıyor, sevdiğinin bu hâline daha fazla şahit olmasını istemiyordu. Bütün cesaretini toplayarak “Seni, bir daha yalnız bırakmam…” diyebildi.
***
İki gencin bu acı olayla başlayan dostlukları, okul yıllarından sonra kaçamak bakışlarla, kısa konuşmalarla ve birbirleri için yazdıkları mektuplarla aşka dönüştü. Herkesin birbirini tanıdığı bu balıkçı köyünde iki gencin sürekli görüşmesi hoş karşılanmaz, türlü dedikodulara sebep olabilirdi. İkisi de bunu bildiği için gönüllerinden dökülen kelimeleri birbirlerine mektuplarla anlatıyorlardı. Mektuplarını, balıkçılara yön gösteren ve yüce bir kepezin üzerine kurulu olan deniz fenerinin olduğu yerde, daha önce kararlaştırdıkları bir kovuğa saklıyorlardı. Bu kepezin üzerinde deniz fenerinin yanındaki ıhlamur ağacına dilekler bağlanırdı. Mercan’la Yunus da dileklerini bu ağaçtan seçtikleri dala biri kırmızı, diğeri mavi bir bez parçasıyla asıyorlardı. Hangisi mektup bırakmışsa, o dalın ucuna kendi simgesini emanet olarak bırakıyordu.
Ne kadar gizlemeye çalışsalar da bu hâlleri yıllar içerisinde annelerinin gözlerinden kaçmadı.  Birbirlerini ne zaman görseler konuşmakta zorlanıyor, yanakları al al oluyordu.
On sekiz yaşlarına girdiklerinde Yunus’un annesi “Mercan’ı sana pek yakıştırıyorum oğlum. Ne dersin?” demişti. Yunus heyecandan hiçbir şey söyleyememiş, daha sonra düşündüğünde ise nasıl o anda “Evet!” diye bağırmadığına hayret etmişti.
Aileler arasında söz ve nişan yapılmış, Yunus’un ve Mercan’ın yılardır bekledikleri kavuşma ümidi gerçeğe dönüşmüştü. Düğün tarihi ise, aile büyükleri tarafından av mevsimini takip eden ilkbahar olarak kararlaştırılmıştı.
Balık mevsimi geldiğinde heyecanları daha da artmıştı. Yunus babasının balıkçı gemisinde ava çıkacaktı. Köy ahalisi balıkçıları uğurlamak, arkalarından dualar göndermek için sahile gelmişti. Herkes birbiri ile şakalaşıyor, mevsimin bereketli geçmesi için içlerinden güzel dilekler geçiriyordu. Yunus’un gözü ise sadece Mercan’daydı. Her an günlünde artan aşkla sevdiğinin güzelliğini izliyordu. Bu hâli gören aileleri onları baş başa bıraktılar. Mercan her zamanki utangaç hâliyle avucunda sakladığı saçından bir tutamı Yunus’a uzattı. Yunus bu kızıl saçlardaki güzelliğe baktı ve ellerinin arsına alarak sevdiğinin kokusunu duyar gibi kokladı. Yıllar içerisinde, kan izlerinin ve üzerindeki işlemelerin solduğu Mercan’ın mendili gömleğinin sağ cebinden çıkardı ve sevdiğinin emanetini usulca mendilin arasına koydu. Sonra da Mercan’a, onu ne kadar sevdiğini söyleyerek gemideki yerini olabildiğince hızlı aldı. Biraz daha kalsa gözlerinden yaşlar boşanacak, Mercan’ı bırakamayacaktı.
Karadeniz’in azgın sularında başladıkları av çok bereketli geçiyor, Yunus’un heyecanı denizden çekilen her ağla daha da artıyordu. Dönmeye hazırlandıkları son gece ise denizin ve rüzgârın acımasızlığı ile karşılaştılar. Kuzeydoğudan esen poyraz, gemiyi bir o yana bir bu yana savuruyor, bir yandan da yağmur sağanak hâlinde tekneyi dövüyordu. Bıraktıkları ağları toplayacak ve köylerine geri döneceklerdi. Birden tayfalardan birinin sesi duyuldu: “Yunus…” diye haykırıyordu. Dokuz kişiden oluşan tüm mürettebat ne olduğunu anlamak için sesin geldiği yöne doğru hareketlendi. Tayfanın az önceki sesi acı çırpınışlarla: “Yunus denize düştü, Yunus denize düştü, Yunus…” feryatlarına dönüştü. O gece kaç kere “Yunus…” diyerek haykırıldığını bir Karadeniz bilir, bir de yağmur damlalarının peşi sıra koşturan balıklar.
Gemiler birbirlerini takip ederek köye döndüklerinde, yola çıkarken alıp götürdükleri heyecan ve neşe yerini hüzne bırakmıştı. Herkes gücünün yettiğince bir çözüm yolu arıyor, ama denizin kudreti karşısında yeniliyorlardı. Mercan haberi aldığı andan itibaren her sorana “O gitmez, gidemez, bırakmaz beni…” diyordu.
Günler geceleri, geceler günleri kovalarken ümitler çaresizlikle birleşerek yerini kedere bırakıyordu. Sahil kurtarmaya, çevredeki balıkçı köylerine haberler yollandı. Yunus günlerce takalarla arandı. Uykusuz geçen geceler ve günler boyunca ondan hiçbir ize rastlanamadı. Bir hafta sonra Mercan dışında herkes istemeyerek de olsa, ismi kara olan denizin, karanlığının koynuna bir yiğidi daha aldığını kabul etmeye başladı. Mercan, günışığı sulara düşmeden limana gidiyor, akşam etrafta kimse kalmayana kadar dalgalar arasından çıkacak sevdiğini bekliyordu.
Kazanın üzerinden iki hafta geçtikten sonra Mercan dışında herkesin ümitleri tükenmişti. Yunus için üzerlerine düşen son görevi yapmak adına köyün ileri gelenleri tarafından ikna edilen Yunus’un ailesinin izniyle, gıyabi cenaze namazı kılınmasına karar verildi. Onun, denizin karanlıklarındaki kabrinin mezar taşı köyünün toprağına dikilmeliydi. Yüce Yaradan’ın emrine boyun büküldü…
Mercan’a bu haberi söylemekten çekiniyorlardı ama onunda bunu bilmeye hakkı vardı. Annesinin gözyaşları içerisinde ağzından çıkan kelimeleri duyduğunda gözlerinin önü karardı, beynine kış günlerinde sahile vuran zalim dalgaların uğultusu yayıldı ve haftalardır gözlerinden dökülen yaşlar âdeta bir sel hâlini aldı ve “O gitmez, gidemez, bırakmaz beni…” dedi.
Yunus’un cenaze namazı kılınırken Mercan orada değildi. Sevdiğinin öldüğüne inanamıyordu ki niye orada olsun. Sırlarının saklandığı sevgilerinin emanetçisi kepezin yanına gitti. Baktığı deniz fenerinde kendini görüyordu. O da yıllardır sevgilisini bekleyen bir garip gibi çakılı duruyor, yorgun ve harabe hâliyle her gece sevdiğine aşkın ümit dolu kıvılcımlarını saçıyordu. Dilek ağacının yanına geldiğinde ardı ardına bağladıkları mavili kırmızılı kurdeleleri gördü. Geçen yıllar içerisinde sevgileri gibi bu ağaç ve bu dal parçası da büyümüş, önümüzdeki baharda yeni sürgünler vermenin hazırlığına koyulmuştu. Saçını bağladı kırmızı kurdelesini sökerek dalın ucuna astı ve mektuplarını gizledikleri kepezin kovuğuna doğru yöneldi. Her seferinde bin bir heyecan ve ümitle elini uzattığı kovuk şimdi boştu. Yalnızlığın hüznüyle boşluktan çıkardığı titreyen elini kalbinin üzerine koydu ve o titreyiş bütün vücuduna yayıldı. 
Başını kaldırarak dalgalar üzerine düşen güneş ışınlarıyla ateşler içerisinde yanan denizi izledi. Mercan bir an bu ateş içerisinde Yunus’u gördü, sağ elinde emanetini sıkı sıkıya tutuyor, dalgaların arasında savruluyordu. Daha fazla dayanamadı ve kepezin üzerinde titreyen varlığını ateşler içinde yanan denize bıraktı, Yunus’a bıraktı. Yunus’a yaklaştıkça gördüğü suret gözden kaybolmaya başladı. Denizin dibine doğru sürüklenen sevdiğinin ardı sıra kendini denizin bilinmez karanlığına bıraktı. Yunus’un gözlerindeki maviliğin derinliğinde kayboldu.
Su oldu, ateş oldu, mercan oldu, yunus oldu…

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 08.02.2011)

0 yorum: