16 Haziran 2011 Perşembe

CEMİL MERİÇ "BÜYÜCÜ ÇIRAĞI"

Altın çağ ne zaman sona erdi, bilen yok. Üstureler ezelden beri karamsar: şairler ezelden beri ümitsiz. Tevrat da, Upanişatlar gibi korkunç kehanetlerle dolu. Mazide tufan, istikbalde kıyamet. Ve dünya bir gözyaşı vadisi, bir vehim, bir rüya.
Gök sağır, toprak düşman, insan zavallı. Gerçeği inkar, gerçek ile savaşın tek yolu. Bedbinlik bir zırh eski çağlarda.
Sonra diz çöker canavarlar, uysallaşan tabiat, zaferden zafere koşan insan.
Dünya ile bir savaş başlar, Michelet’ye göre, dünya ile sona erecek bir savaş: insanın tabiatla, ruhun maddeyle, hürriyetin kaderle savaşı. Tarih, bu sonsuz kavganın hikâyesidir. Üstünlük insanda. İki düşmandan biri hep aynı, öteki boyuna güçleniyor. Alpler büyümediler fakat biz Simplon’u aştık. Rüzgârlar ve dalgalar yine eskisi kadar coşkun, ama artık söz geçiremiyorlar buharlı gemilere.
Nihayet “homo economicus”un yani burjuvazinin hakimiyeti, Tanrı’ya ve mukaddes’e açılan savaş. Tek mabet: banka, tek mabut: altın buzağı. Hürriyetin ve gururun sarhoşluğu. Fetihler, fetihler.
Batı Avrupa yüz milyonlarca nüfuslu bir şehir. Bütün diğer ülkeler, bu şehrin banliyösü. Görevleri: dev şehrin sanayi mamullerini alıp, ona hammadde hazırlamak. Sombart, birbuçuk asırdan beri Batı Avrupa ile Amerika’da olup bitenlere akıl erdirmek için şeytan’a inanmak lâzım, diyor. Bizi gökten koparıp, maddenin esaretine sokan o.[1]
Avrupa insanı Galile’ye kadar kosmosla kendi arasında muhteşem bir ahenk vehmediyordu: dünya kainatın merkezi idi, insan dünyanın şerefi. Bu inancın sarsılışı, kalabalığın şuurunda büyük yankılar uyandırmaz.
İnsan, alelade bir hayvan olduğunu geçen asrın ortalarına doğru öğrendi. Biyolojik tekâmül nazariyesi, yeryüzü değerlerini altüst ediyordu, ama yüceltiyordu da insanı. Bir fetih müjdecisiydi Darvinizm. Terakki inancını ilmileştiren bir nazariye. Avrupalı tabiatı da, toplumu da daha ileriye, daha mükemmele götürenin aynı tekâmül olduğuna inanır. 1815’den 1940’a kadar Batı düşüncesine ferman dinleten inanç bu.
Batı insanı, kendisi ile kosmos arasında hiçbir münasebet olmadığını ilk defa atom çağında anlar. Âlimler afallar, romancılar şaşırır. Artık en sık duyulan kelimeler; nisbetsizlik, abes, akıl-dışılık. Tek kainat (univers) değil, birçok kainatlar (plurivers) var, ilme göre. Büyüğü yöneten kanunlar başka, küçüğü yönetenler başka. Kâinat bir ürperti, bir tesadüf, bir akış. Sonsuz bir düzensizlik içinde, geçici bir düzen. Kosmos’un doğuşu oldukça yeni bir macera. Hiroşima’daki patlayışa benzeyen bir oluşum, ama çok daha yavaş. Bilinmeyen bir andan itibaren, dört dönen bir bulutsu (nebülöz) sağnağı. Sonra üzerinde bulunduğumuz garip toz yığını. Belki de daha birçok yıldızlarda beliren hayat. Ve boyuna gelişen nebatlar, hayvanlar başağı. Nihayet nasıl ve niçin doğduğu bir türlü anlaşılamayan insanoğlu.
İlmin son sözü, ümitsizlik mi? Kosmos Tanrı’nın olmadığını mı haykırıyor? İnsan, tabiattaki topyekûn tekâmülün anahtarı. Kendi şuuruna varan tekâmül. Eskiden soyunun kâinatla sona ereceğine inanıyordu. Sonra yeryüzü ile birleştirdi âkıbetini: ısı değişecek, atmosfer başkalaşacak, yaşamak imkânsızlaşacaktı. Nihayet anladı ki, kökünü kurutacak kurt içinde. Bu korkunç yalnızlık, bu bir başına kalış, yeise sürüklüyor Avrupalıyı. Kimi, zamanın uzunluğundan medet umuyor: rasgele bir soyun tabiî ömrü on milyonlarca yıl. İmtiyazlı bir varlık olan insan, neden çok, çok daha uzun yaşamasın? Kiminin teselli kaynağı: uzaya göç. Ama göklerden tek misafir gelmedi ki, böyle bir ümide kapılalım. Artan nüfus, boğulan insan, azgınlaşan tahrip insiyakı.
İki yol var insanlık için: Kendi kendini imha veya gerçekten insanlaşmak. İnsanlık tek merkeze yönelen bir tür: öteki türler gibi dağılıcı değil. Bu biricik düşünen türün sonu, çözülüş olamaz. Mekan ve zamanı aşacak insan. Bu kanatlanış, birleşmenin, birlikte düşünmenin eseri olacak. Birlikte düşünmek, kişiliği ortadan kaldırmaz, geliştirir. Ama düşüncelerini başkalarınkilerle birleştirmek için, onlar sevmek, onlarla kaynaşmak gerek. Kurtuluş bu şuurlanışta. Düşünen insanı hayata bağlayacak olan maddi bir rahat değil, kendi kendini aşma, bütünleşmedir.
Filozof papaz Teilhard de Chardin’in (1881-1955) Avrupalıya tavsiyesi: Hıristiyanlığa dönüş; daha geniş, daha şuurlu, daha ilmî bir Hıristiyanlığa. Önce ruhun ölümsüzlüğüne inanmak gerek. İnsnalık bu inanç sayesinde zaferden zafere koşabildi; bu inancı kaybettiği gün, yeise düşecek, hiçbir gayret harcamayacaktır artık ve tekâmül duracaktır.
Böyle düşünen yalnız filozof mu? Tarihçi de karamsar: “hayat geçici bir arıza ise, tekâmülün ne manası var? Hayatın gelişmesi ölümsüz bir ruhun kanatlanmasına yol açmayacaksa, kâbustan ne farkı kalır bu gelişmenin? (Grousset)
Müsbet ilim, bütün insafsızlığı, bütün hissizliği ile haykırıyor: “Dinozorlar, stegosefaller yok olmadılar mı? İnsan da onlar gibi silinip gidecek. Bize güneşlik eden küçük yıldız, aydınlatıcı ve ısıtıcı gücünü kaybedecek, yavaş yavaş. Yeryüzünde hayattan eser kalmayacak artık ve bu ölü gezegen sonsuz mesafelerde dönecek, dönecek. Keşifler, felsefeler idealler, dinler… insanın ve insan-üstü’nün yarattığı medeniyetten en küçük bir nişane kalmayacak. Neandertal adamından hiç olmazsa birkaç kemik var; kendisinden sonra gelen insan, onları müzelerine taşımış. Bizden o kadar da kalmayacak. Kâinatın bu minnacık köşesinde, protoplazmanın garip macerası ebediyen sona erecek. Belki daha önce, başka dünyalarda da sona ermişti bu macera. Ama her yerde aynı vehimlerle desteklenecek, her yerde dünyamızdaki kadar abes, dünyamızdaki kadar boş, dünyamızdaki gibi başlangıcından itibaren ölüme mahkûm olacak” (Rostand)
Çağdaş Avrupalı, ya ümitsizlik, ya iman, diyor. Başka yol yok. Zavallı büyücü çırağı, uyanışın biraz geç olmadı mı?

Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, İletişim Yayınları, 2011, İstanbul, s. 104-107.


[1] Sombart’ın görüşleri için bkz. Cemil Meriç, Bir Facianın Hikâyesi “Bir çağı Otopsisi”, Umran Yayınları, Ankara 1981, s.3-9.

0 yorum: