1 Ağustos 2011 Pazartesi

HAYATI PARÇALAMAK

Değerli dostum,
Kapının önüne her akşam poşetler içinde bıraktığın çöplerin akıbetini hiç merak ettin mi? 
Bugün bu merakla dört duvar arasında kalamadım ve kendimi dışarı attım. Kapıcıların çöp poşetleri ile dolu elleriyle adım adım merdivenlerden inmelerini izledim. Son nefesini veren bir kalp hastası gibi kızaran yüzleri, insanlığın utancını kat kat yerin altına taşır gibiydi. Ağaçların dibi çöp poşetlerinin içindeki yaşamın atıkları ile dolmaya başladı. Bu artıklardan sızan katranlar ağacın her yaprağına farklı bir zehir taşıyordu.
Ağaçların yalnızlıklarına ve çaresizliklerine üzüldüm, insan buna izin vermeli miydi?
Derken on beş yaşlarında bir çocuk sokağın üst köşesinde belirdi. İki tekerlekli ekmek teknelerinin kürekleri ellerinin arasındaydı. O çocuklardan birisinin ismini hiç sordun mu sen? Ben buna cesaret edememiştim ve bugün de cesaret edemedim. “Korktun mu?” diye soruyorsun, korkmadım ama diğer insanların görmediklerinin veya görmek istemediklerinin ardından koşuşturarak marazi bir hâle tutunarak her gün biraz daha ağırlaşan yaşamak zulmünü yeni bir kahırla büyütmeye cesaret edemedim.
Yüzyıl önce savaşlarla erkeksiz kalan köylerde yaşayan annelerimizin tutunduğu tek dal olan toprağı bedenleri ile sürmeleri gözlerimin önüne geldi.
Bir asırda neyi değiştirebildik? Şimdi küçük çocuklarımız aynı derdin peşinde koşmuyor mu?
Güneşin kaçışını bekleyerek doğmayı bekleyen ay ışığı, akşam rüzgârı eşliğinde geçmişi bugüne taşıdı. Sadece bu vakitlerde uçan kuşların acı haykırışları, nasiplerini arayan çocukların taşıdıkları tekerleklerin yorgun seslerine karıştı.
Çocuğun kirden kararmış elleri arasında yırtılan poşetleri izlemeye başladım. Çöp poşetleri arasındaki kâğıtları seçiyordu. Kalkıp yardım etmek istedim. Ama yerimden kalkacak hâlim kalmamıştı. Cebimde taşıdığım ağırlıkları düşündüm. Şimdi elleri arasından sepete atılan her kâğıt parçası da onlar gibi değil miydi?
Neden bu kâğıt parçaları peşinde hayatlarımız feda ediliyor? O çocuğun topladıkları bizim sahip olduklarımızdan fazla değil mi?
Bu düşünceler içerisinde kıvranırken çocuğun başka bir sokağa girerek gözden kaybolduğunu fark ettim. Yeni birisini görmek için fazla beklemem gerekmedi. İlkin ardı sıra aynı hareketlerle çöp poşetlerinin içine uzattığı elleri arasından demir parçalarını toplamaya başladı. Sepeti erken dolmasın diye içecek kutularını ayağının altında eziyordu. Hırpalanmış ayakkabıları içinde yorgunluğun ne olduğunu sessizce anlatan ayaklarının hüzünlü sesini duydum. Bu küçük ayakların feryatları; kâğıt parçalarıyla satın alarak yastık altlarında biriktirdiklerimiz, boyunlarımızda, kollarımızda, ellerimizde gösteriş niyetiyle taşıdıklarımızın seslerine bir isyandı sanki.
Duyuyorum bu sesi. Sen de duyuyor musun?
Bu manzarayı izlemeye dayanamayarak oturduğum banktan kalktım. Karşımdaki dükkâna girerek bir sigara ve kibrit istedim. Tezgâhta duran satıcı, hâlime şaşırmış gibi bakıyordu. Sigarayı ve kibriti tezgâhın üzerine bırakırken  “Ağabey iyi misin?” dedi. Sadece kafamı sallayabildim ve istediklerimi alarak dışarı çıktım. Evin önüne geldiğimde sigaranın dumanı ellerimin arasında dalgalanıyordu.
Gördüklerim yetmezmiş gibi, kırk yaşlarında saçı sakalı birbirine karışmış bir diğerini binanın çöplerini karıştırırken gördüm. Onun görevi ise cam şişeleri toplamaktı. Taşıdığı yükün içinde şarap, rakı, viski şişelerinin sesi bir gece öncesinin hayvani eğlencelerinden kalan küfür gibi bir yansımaydı.
Kelimelerin anlamsızlığında, ona sigara paketini uzattım ve gözlerimden süzülen yaşlarla kaçar gibi binaya girdim.
Satırlarda sen yerine siz dememi isterdin belki.
Ama biz desek de bu acıyı parçalayamayız, biliyorsun.
İnsanlık çöplüğünün yükünden kaçamayız, paylaşamayız…

Hıdır Düzkaya

0 yorum: