Güneş çırılçıplak, yalçın, terk edilmiş dağlara dokunuyor. Dudaklarının ucunda her yer kana boyanıyor. Kızıl ışıklarını bana doğru sere serpe uzatırken, tenime değdiği her noktada alev toplarına dönüşüyor.
Elimi uzatıyorum ona, tutacak gibiyim. Ama o avcının önünde koşan bir ceylan gibi kaçıyor. Yelesinden kanlar süzülüyor yeryüzüne. Dağ çiçeklerinin her goncasını kızıla bürüyor. Bu ateş denizi içerisinde altın alevler gibi dalgalanan başaklar heyecanla titriyor. Dağlara doğru tırmanan tarlaların ortasındaki yalnız ağaç, üzerine üşüşen kuşlara ateşten meyvelerini sunuyor.
Ben çaresizim…
Hayat korkuyor karanlıktan. Çırpınıyor, haykırıyor, güneşin ardından koşuyor. Serçeler usulca yuvalarına kaçışıyor. Yarasaların tiz çığlıkları, boğulan güneşin haykırışlarını duyuruyor. Rüzgâr karanlıktan kaçmak istercesine zirvelere doğru koşturuyor. Güneşe yolculuğun mihmandarlığını yapıyor gibi. Onunla koşacak kadar güçlü; ölü yapraklar kadar cesur değilim.
Güneş çaresizlik içinde saçlarını topluyor. Dağların arkasına sığınıyor ve karanlıklar içerisinde kalıyorum. Sevgilime sunduğum gözyaşlarıma eşlik edercesine iliklerime işleyen bir yağmur başlıyor.
Küçülüyorum gittikçe…
Bir bataklığın ortasındayım, ayaklarım toprağa gömülüyor. Çırpınmaya kudretim yok.
Dağların arkasında batan güneşime eş, toprağın altına giriyorum.
Ve sessizce, üzerime doğacak güneşi bekliyorum…
Hıdır Düzkaya

0 yorum:
Yorum Gönder