Tende canı, dilde sözü yaratan Allah’ın adıyla başlıyorum. O, suçluları bağışlayan, özrü kabul eden, düşkünlerin ellerinden tutan, ihsanı bol, kerem sahibi bir yaratıcıdır. Şanı pek yücedir, O’nun kapısından başka bir kapıdan hayır bekleyen perişan olur. Büyük hükümdarlar ve padişahlar, O’nun kapısında başlarını eğip huzurunda eğilirler.
Buyruklarına uymayanları hemen cezalandırmaz, pişman olup tövbe edenlerin ümidini kırmaz. İlmi ile bütün her şeyi bilir, ama Hilmi ile günahları örter. Günahkârlar için azabı olsa da tövbekârlar için bağışlaması da vardır.
Zalimleri hemen kahredecek olsa O’nun elinden kim kurtarabilir.
Babasına isyan eden, eninde sonunda babasının cezasıyla karşılaşır. Birbirinden memnun olmayan hısımlar yabancılar gibi hasım olur. Bir köle hizmette kusur edince, efendisi onu yanından kovmakta haklıdır. Eğer bir kişi arkadaşlarına şefkatli olmazsa onun semtine bile uğramazlar. Askerler görevini aksatırsa komutan onlara kesin olarak ceza verir. Fakat yerlerin ve göklerin sahibi olan Allah Teâlâ, kulları günah işlese de kimseyi aç bırakmaz, rızık kapısını kapamaz. Yeryüzü O’nun umumi sofrası olup dost da düşman da orada birdir. Bu genel ziyafetten istisnasız herkes nasibini alır. Zalimi kahretmek istediği zaman onu kimse kurtaramaz.
O’nun zatı her türlü eksiklikten berîdir, eşi ve benzeri de yoktur. Canlı cansız tüm yaratıklar O’nun buyruğuna boyun eğmek durumundadır. Her türlü işi bitiren O’dur, kalpten geçenleri de ancak O bilir. Büyüklük, benlik ancak O’na yaraşır. Saltanatı kadim, zatı ise yektadır. Başına taç giydirerek birini bahtiyar eder, başında taç bulunan bir başkasını da yerle bir eder.
Hz İbrahim’e, içine atıldığı ateşi gül bahçesi haline getirir. Firavun’un başına tufan koparır.
Bir kimsenin başına saadet güneşi doğmuş, bir diğerinin sırtına ise şekavet yükü vurulmuştur. Saadet, O’nun kuluna bir ihsanı, şekavet yine O’nun bir fermanıdır. Hak, her türlü gizli günahları bilir ve görür fakat bir perde de O örter, aşikâr etmez. Tehdit kılıcını çekip celal sıfatıyla tecelli edecek olursa günahsız meleklerin bile dilleri tutulur. Fakat tecellisi merhamet iledir, İblis’i bile ümide düşürür. O’nun büyüklüğü önünde şahlar küçülüp hak ile yeksan olurlar. Zayıf, güçsüz kullarına merhamet eder ve samimiyetle yapılan dualara icabet eder.
Henüz ortaya çıkmamış olayları ve açığa çıkmamış sırları bilir. Herkes O’na itaat edip boyun eğmeye mecburdur, eşi ve ortağı yoktur.
Yeri ve göğü kudretiyle tutan, kıyamet ve hesap gününün sahibi, doğudan batıya güneşle ayı denizde yüzen gemi gibi yürüten O’dur. Yeryüzünü seccade gibi döşedi, sarsıntısını kesmek için dağları çivi gibi yerleştirdi. Bir damla suya peri gibi sûret verir. Su üzerine kim resim yapabilmiştir? Bu işlere kimin gücü yeter ki?
Katı taşın içinde la’l ve firuze gibi cevher yaratır, yeşil dalın üzerinde kırmızı güller bitirir. Buluttan bir damla suyu denize, bir damla erlik suyunu da rahme damlatır. Bir damla yağmurdan parlak inciler, bir damla nutfeden selvi boylu insanlar yaratır. O’na tek bir zerre bile gizli değildir, gizlisi açığı O’nun katında birdir. Bütün hayvanların rızkını verir. Ayaksız yılanı yerde gezdirir.
Bütün kâinatı yoktan var etti. O, “Ol!” deyince varlık meydana geldi. Yoktan var etmeyi O’ndan başka kim yapabilir? O, bu varlığı yine yok edip tekrar diriltecektir.
Bütün cihan O’nun ulûhiyetinde müttefik olmakla beraber, zatının mahiyetini bilip anlamaktan acizdir. O’nun celalinin, büyüklüğünün sonu yoktur, kemaline âkil kişileri hayran bırakmıştır.
Vehim kuşu ne kadar yüksekten uçsa da O’nun katına ulaşamaz. Akıl ne kadar düşünse O’nu idrak edemez. O’nun zatı ve mahiyeti girdabında pek çok Sehbân’ın[1] akıl gemisi batmış, kimse onların enkazından en küçük bir eser görememiştir.
Ben de gecelerce bu engin düşüncelere daldım, en sonunda bu dehşetli düşüncelere mola verdim. Kendi kendime, “Bunun daha sonrası akıllara sığacak şey değil!” dedim. O’nun bilgisi kâinatı kuşatmıştır, senin küçük aklın O’nu nasıl kavrayabilir. O’nun sıfatına bile ikinci bir varlık sahip olamazken zatını idrak etmenin imkânı var mı?
Bir kimse belagat ve fesahatte Sehbân’ın derecesine ulaşabilir, fakat eşi ve benzeri olmayan Sübhan’ın künhüne erişmek imkânsız ve muhaldir. Bu yolda at koşturan nebiler bile, “Ey Allah’ım! Senin ettiğin sena gibi senin sıfatlarını sayamam” diyerek acz ile atlarının dizginlerini çekip durmuştur.
Sen sanma ki her alanda at oynatılır, öyle yerler vardır ki orada kalkan atılır.[2] Bir yol eri bu sırra mahrem olmuşsa, o da bu sırları açıklamaya yetkili değildir. Bu mecliste bade içenin, aklı başından gitmiş, kendinden geçmiştir. Çünkü kadehte ona bihuşluk ilacı sunulmuştur.
Bir bakarsın kanatlı doğanın gözleri kapanmış, gözü açık olanın da kanatları yanmış olur. Karun’un hazinesine kimse yol bulamamış, bulanlar da dönüşte yollar tutulduğu için bir şeyler götürememiştir.
Bu vadileri görmek, bu yolda yürümek istiyorsan geri dönmekten ümidini kesmeli, gönül aynasını parlatmalısın. Bu sayede er geç bir gün maksuda erersin. İlahi sevginin kokusu seni “elest bezmi”ne doğru kılavuzlar. İstekli yürüyüp bu yolu katedersen muhabbet kanadıyla daha ilerilere uçarsın. Orada yakîn hâsıl olur, böylece hayal perdeleri yırtılır, Cenâb-ı Hak’la aranda yalnız celâl perdesi kalır. Bundan ötesi için akla yer yoktur. Hayret, onun dizginini çekip durdurur. Bundan ilerisi havasla yoludur; avam için bu yol, çok korkuludur. Bu yolda mürşidsiz gidenler bir gün mutlaka delâlete düşerler.
Hz. Peygamber’in [sallallahu aleyhi vesellem] gösterdiği yoldan farklı bir yol seçen, hiçbir zaman menziline ulaşamayacaktır. Sen Hz. Peygamber’in rehberliğiyle yürü!
Ey Sadi! Peygambere tabi olmadan maksuda ermeye imkân bulunmaz.
Sa’dî Şîrâzî, Haz. Azmi Bilgin, “Bostan”, Semerkand Yayınları, 3. Baskı, 2011, İstanbul, s. 31-34
[1] Sehbân: Araplar’dan fesahat ve belâgatta çok ünlü bir hatip.
[2] Kalkan atmak: Kavgadan vazgeçmek anlamındadır, güçsüzlüğünü itiraf etmek demektir.

0 yorum:
Yorum Gönder