4 Eylül 2011 Pazar

KIZIL ALEV GÜLLERİ AÇARKEN

Ben bir gök taşıyım…
Zerrelerimi karanlıklar içerisinden topladım. Yolculuğuma, karanlıkların ışık pırıltıları ile aydınlandığı, kâinatın bilinmez zamanlarında başladım.
Yanından geçtiğim her gezegenin, her güneşin peşi sıra koşturdum durdum. Dışarıdan bakan gözler attığım her adıma yörünge diyordu, oysa bu benim kaderimdi biliyorum.
Bu yolculuğumda ne kadar çok şey gördüm oysa.
Her köşesinde volkanların patladığı kızıl alev güllerini, doğalgaz nehirlerini çepeçevre saran su dağlarını, kutuplarının gayzerlerinden çıkan tortuların bir duvak gibi üzerlerine döküldüğü gezegenleri, yeşil ve mavi denizi içerisinde kendi ışıklarını var eden varlıkları, suskun ve yalnız taşlaşmış uyduları…
Milyonlarca yıl içerisinde kâinatın bir köşesinden diğerine doğru savrulurken, amacımın bunları görmek olduğunu düşünüyordum artık. İçimdeki ateş sönmüştü. Bir taş parçasıydım.
Ve birden, onu gördüm.
Ne kadar da beklemişim meğer. Varlığındaki sıcaklığı hissetmek için yaşıyormuşum.  Usulca güneşime doğru sokulmaya başladım. Ona, bir isim bulmaya çalıştım. Varlığı o kadar aşikârdı ki, boyun bükerek içimden gelen sesle “Zâhir” diyebildim.
Taşlaşmış bedenimde sıcaklığını hissediyordum. Buzlarım suya dönüşerek, her doruğumdan boşluğa dağılmaya başladı. Ardım sıra saçaklı bir duvak bırakıyordum. Sevgilime doğru koşarken, hayatlarına anlam katma savaşı içerisinde benden sonra gelecekler için bir iz bırakıyordum. Kıvrımlarımın arasından pınarlar fışkırıyordu.
Güneşime doğru yaklaştıkça bedenim eriyip buharlaşmaya başladı. Onun varlığında yok oluyordum. Artık ben yoktum; her yerde gördüğüm sendin. Varlığın o kadar büyüktü ki, senin varlığın dışında çevremde hiçbir şey yoktu, olamazdı.
Parçalandım, zerrelerime bölündüm. Her bir parçam güneşime daha da yaklaşabilmek ümidiyle sevinç içerisinde kendisini ateşe atıyordu.
Yanmak, yok olmak mıydı? Var olmak, yanmak mıydı?

Hıdır Düzkaya

0 yorum: