Çarşının bitiminde ney üfleyerek dilenen kör bir adam vardı. Boynunu büküp matem iniltisi gibi acıklı ses çıkaran neyini üflemeye başlayınca yoldan geçen insanlardan merhamete gelenler, zavallının çanağına beş on kuruş atardı.
Kör Neyzen, neyiyle içindeki feryadı dışarıya dökerken çanağına düşen onlukların çınlamasını müjdeli bir ses olarak duyuyordu belki de. Onluklardan çıkan ses, neyin yürek parçalayan iniltisine karışmaz, verdiği müjdeye uygun bir şekilde çın çın öterdi. İşte bu ses ve bu manzara bana çok hüzünlü gelirdi…
Kör Neyzen’in etrafında sürekli uzayıp giden geceler vardı. Onun ömrünün karanlık ufukları için sabahın olması söz konusu değildi. Bu sebeple yüzünde ümit gülümsemesini andıran bir ışık görünmüyordu. O kederli, acı dolu çehre yoğun bir bulut altında usanç perdesiyle örtülmüş gibiydi. Onun bütün zamanları karanlıktı, geleceği de tamamen karanlık olacaktı… Ona göre hayat, perde perde karanlıklardan meydana geliyordu.
Omuzlarında hayatın sıkıntılarına karşı siper edindiği eski bir aba vardı. Bazen rüzgâr zavallının abasını açar, o da yağmur ve kar dalgalarına çıplak göğsünü germek zorunda kalırdı…
Geçenlerde çarşı içinden çıkınca Kör Neyzen’i gördüm. Zavallı adam, çamurlu taşlara yaslanmış, inliyordu. Altında eski, hasır şilte; üstünde de şadırvanın saçakları vardı. Neyin sesi uzaktan duyulmuyor, o tükenmiş nefes ancak yaklaşınca duyulabiliyordu. Neyzen ney mi üflüyordu, yoksa inliyor muydu, belli değildi. Zaten onu ne dinleyen vardı ne de ilgi gösteren… Herkes bakıp geçiyor, mezardan yankılanan bu sesi kimse dinlemek istemiyordu.
İçimden “Zavallı, sana kimse para vermez, inleyip sızlamayı bırak da ölmeye bak artık!” diye geçirdim ve yavaş yavaş yürümeye başladım. Fakat tam bu sırada çanakta uzun bir çınlama sesi duyuldu. Dönüp bakınca şadırvanın saçağının delinmiş saçağının delinmiş olduğunu gördüm. Buluttan coşup gelen yağmur, o delikten aşağı bir sicim gibi uzanıyor ve zavallının çanağını kamçılıyordu…
Kör Neyzen, çanaktaki sesi insanların merhametinin coşması sandı ve hemen çanağa uzandı. Fakat zavallının morarmış elleri çanaktan bomboş çıktı, sadece ıslandı. Ya Rabbi, o ne hazin manzaraydı!
Mehmet Akif Ersoy, Safahat’tan Hikâyeler, Haz. Yıldız Yılmaz, Gonca Yayınları, 2010, İstanbul, s. 47-49.
0 yorum:
Yorum Gönder