3 Ekim 2011 Pazartesi

TAŞLARIN HİKÂYESİ

Rüzgârlar arasında savrulan, toprağın metrelerce altında saklanan birer taş parçasıydık.
Aylar öncesinde sabahın ilk ışıkları ile yalnızlığımızı paylaşacak bir madenci ustasının sesini duyduk. Elinde bizi incitecek aletler yoktu. Efsunlu sesinin büyüsüne kapıldık. Bizi yanına çağırıyordu.  Usulca küfesindeki yerlerimizi aldık. Zamanla birbirimizin sıcaklığını hissetmeye başladık. Birbirimize isimlerimizi fısıldıyorduk…
Necef, firuze, kehribar, la’l, ay, kan, mercan…
Ve madenci ustasının küfesinden taş ustasının masasına döküldük. O usta, bir çöl gecesinde gökten indirdiği yıldızların ışığında birer birer kıymetimizi ölçüyordu. Dilinden çıkarak varlığımıza değen her bir ses aşkın ateşine dönüşerek yıllardır içerisinde saklandığımız kabukları parçalıyordu. Sukutu ise bir fırtınaydı, üzerimizdeki değersiz tozları karanlıklara savuran…
Ve sıra sarrafın eline emanet edilmekteydi…
Bir nizam içinde tezgâhın üzerine dizildik. Kırılmaktan, parçalanmaktan, kendimizi tanıyamamaktan korkuyorduk. Bir cerrah titizliğiyle yaklaştı bize. Merceğin arkasına saklanan gözlerindeki sevgiyi, bize dokunduğunda hissedebildik. Sarrafın elleri arasındaki kuyumcu aletleriyle, güzelliğimize gölge düşüren çirkinliklerimiz yok ediliyordu. Aynada, değişen benliğimizi izlerken güzelliğimizin her an daha da sarhoşu oluyorduk.
Ve bugün…
Bir bütün hâline getirdiğimiz varlığımızı hayran gönüllere sunarken bu üç büyük ustanın önünde saygıyla eğiliyoruz…
Hıdır Düzkaya
Not: Kardeş Kalemler Dergisi Eylül sayısında okuyucusu ile buluşan bu yazı, Avrasya Yazarlar Birliği'nin Yazarlık Atölyesi'nin verdiği ilhamla yazılmıştır...

0 yorum: