20 Şubat 2012 Pazartesi

MAVİNİN TÜRKÜSÜ*

Bütün çiçeklerden önce bir mavi gül vardı. Onu tanır mısın? Ben tanırım…
Anlatmamı ister misin? Belki…
O mavi gülü Mecnun’un elleri arasından süzülen kumlarda, Ferhat’ın nidasıyla tozlara dönüşen taşlarda, Kerem’in kâinatı aydınlatan yangınının ateşinde gördüm. Her biri mavi gülün hikâyesinin bir parçasını anlattı bana. Ve geriye bu eşsiz çiçeğin dökülen yapraklarını toplayarak, gözyaşlarım eşliğinde bir araya getirmek kaldı.
Maviydi her şeyin başlangıcı. Sonsuz mavi denizin üstünde, mavi bulutlar, mavi gökyüzü…
Bu mavi bulutların gözle görülmez sınırlarında konuk oldum bahçıvanın bahçesine. Her kelime gerçeğe dönüşürken, gerçekliğim bir hayalden ibaretti aslında…
Mavi gülün hikâyesi ısırganların, böğürtlenlerin, iğde ağaçlarının çevrelediği bu bahçenin saklı bir köşesinde başladı. Yaprakları güzelliğini saklamak isteyen bir köylü kızın mahcubiyetinde örtüyorken simasını, dikenleri birer azap askerine dönüşerek başucunda sonsuz nöbetlerini tutuyordu. Ve o mavi gül çevresindeki her nesnesinin birer dünya hâlinde pervaneler gibi döndüğü bir güneşti artık.
Sonra…
Günlerden bir gün, bahçıvanın bakışına saklanan ilk aşk kıvılcımları değdi güle. Bahçıvandı güzelliğini ilk gören. Yaklaştı yanına, taç yapraklarının arasına “Gül!” diye fısıldadı. Bahçıvanın gülen gözleri, gülen dudakları, mutluluktan sarhoş kahkahalarla geçmişine gülen kalbi bu çiçeğe “Gül” ismini yakıştırdı.
Avuçlarını açtı sonra, sevgi ile tuttu bu meftun olunan güzelliği. Kopamadı sıcaklığından, kopamazdı artık… Bahçıvanın elleri arasındaki aşkın onulmaz sıcaklığı eşliğinde serpilmeye başladı, bahçenin dört bir köşesine doğru yayıldı o güzel gül. Salkımlar hâlinde açtığı aşk çiçekleriydi bulutlardan süzülenler. Artık aralarında sen ben kavgası yoktu. Seven ile sevilenin ilk mısralarıydı duyulan…
Seven aşk sarhoşluğunda öyle sıkı sıkıya sardı ki sevdiğini, gülün sesi duyulmaz oldu. Bahçıvanın avuçları arasından başlayarak en son salkım tanesine kadar kurumaya başladı. Mavi gül kurumuştu artık, gülmek unutulmuştu…
Seven, sevdiğinin bıraktığı tohumları birer birer topladı. Sonrasında sevdiğini gördüğü o ilk yerde oturdu ve gözlerinden akan yaşlara eşlik edercesine bulutların uçsuz tepelerinden bıraktı tohumlarını yeryüzüne.
İlk düşen tohumlar, sancılar içinde kıvranarak doğan güneşin ilk ışıklarına karıştı. Döküldüğü her yerde turuncu deryalar açtı. Hayat, yaşamak, dünyaya gülen gözlerle bakmak oldu her bir tanesi…
Vakitler arasında alacalı renklere boyandı dünya. Kırmızıdan sarıya binlerce renk, binlerce ümit…
Gölgelerin saklandığı vakitlerde yere düşenlerle sarı hayallere yelken açtık birer birer. Bu vakitlerin çocukları sarı güllerdi. Bir çöl kadar sıcak ve kavurucuydu her biri. Sarı mutluluk tarlalarıydı. Dostluktu, sevgiydi, bazen kıskançlık ve peşi sıra saklanan ihanetti…
Renkler gittikçe karanlık büyülerle bezendi. Karanlığın baskınlığında gittikçe daha da benzemeye başladırlar birbirlerine. Kırmızılar, sarılar, turuncular artık saf değildi…
Güneş son ışıklarını birer hançer gibi savururken, her bir yanımız kana boyandı. Gözlerimizin önündeki perdede sevilenin uğruna savrulan kılıç darbeleri dans ediyor, yakut kuşların acı feryatları duyuluyordu. Geriye kalan kan, şehvet, arzu ve aşktı bordo güllerin arkasına saklanan…
Kamerin hilali kesti bu acımasız macerayı, sükûnetti arkasında bıraktığı. Kanlar süzüldü vadilerden, çiçekler yeniden görecekleri güneşi bekleyerek kayboldular gölgelerin arkasında. Ama ya o vaktin çiçekleri. Bunlar renklerin acımasız savaşından kaçtılar köşe bucak. Beyaz ve suskun bir direnişti geceye karşı, kırmızı kanı içerek yaşamayı başardıkları. Saflıklarında saklanan masumiyet, huzur, sükût ve gözyaşıydı…
Küçük bir çocuk masumiyetiyle saklandı kamer. Kuşlar, korkular içinde saklandıkları yuvalarında güneşin ilk ışıkları ile söyleyecekleri şarkıları yavrularına fısıldıyordu. Tüm renkler karanlığın içinde hapsoldu, sesler kesildi. Bitti bütün ümitler. Bu korku denizinde son bir tohumdu yere düşen, bahçıvanına siyah gülleri hediye edeceği…
Ya mavi gül…
Aradığım ama bulamadığım o eşsiz çiçek, o efsanenin çocuğu…
Mecnun’un Leyla diyerek gecede sakladığı, Ferhat’ın Şirin için dağlardan getirdiği, Kerem’in Aslı’sına vuslat gecesinde hediye ettiği…
O’ydu…
Hıdır Düzkaya
* Dilaver Cebeci’ye saygılarımla…

2 yorum:

Osman Özkaraca dedi ki...

Hıdır Hocam, eline diline kalbine sağlık. Yazını okudum, yer yer sanki tam bir hikayeye tam bir mevzuya girecek gibi oluyor hıh diyorum devam ediyorum okumaya ama gerisi gülden çok farklı birşey çıkıyor sanki arada yazı bütünlüğü dağılıyor gibi, birde ben bu yazıyı okuyunca seni hiç tanımasam yazarın çok büyük bir bunalımda olduğu ve o hissiyatla güle sardığı çıkıyor. Ben çok anlamam en cahil okuyucu eleştirisidir affola...

HIDIR DÜZKAYA dedi ki...

Rica ederim Osman Hocam, okuma zahmetine katlanmam bile büyük bir mutluluktur benim için. Yazı dünyasında iki genel yaklaşım vardır biri romantizm, diğeri ise klasizm veya rasyonalizm olarak tanımlanır. Bizler romantik bakış açısı ile bir dünya tasarladığımız için, anlattıklarımız acılarla birleşe romantizm ve sonuç olarak melankoliye dönüşüyor. Ama pek bir kaçış şansımız yok. Dağınıklık hususuna gelince ise, iki ana bölüm var birisinde insanın yaratılışı ve yaratılıştaki aşk etkisi anlatılıyor. Sonra farklı renklerdeki güllerle farklı insanlar tanımlanıyor. Ama o saf aşkla bir daha karşılaşılaması acısı ile bitiyor. Belirttiğin eleştirileri diğer karaladıklarımda canı gönülden dikkate alacağım, çok çok teşekkür ederim değerli hocam...